Salı, Haziran 16, 2009

İDAM CEZASI GERİ GELMELİ Mİ?




Son zamanlarda bazı tv programlarında idam cezasının tekrar mevzuatımıza girmesini talep eden sözler sarf ediliyor. Bunu doğru bulmamakla birlikte anlayışla karşılıyorum. Çünkü ceza yasalarında köklü değişiklik yapılırken toplumsal destek alınmalı, önemli değişikliklerin gerekçeleri topluma iyice anlatılmalıdır. Ama idam cezası kaldırılırken bu yapılmamıştı. Hatırlanacağı üzere idam cezası aniden mevzuatımızdan kaldırılmış sonradan gelen 2005 ceza mevzuatı değişikliklerinde de toplumsal bilgilendirme gerçekleştirilmemişti.
Bir suçtan mağdur olan insanların idam cezasını talep etmelerini insan olarak anlayabiliyorum ama bir hukukçu olarak bu söylemin toplum önderlerince (!) savunulmasını anlamakta zorluk çekiyorum.
Şu unutulmamalıdır: Yargı kusursuz değildir. Tüm dünyada yargılama faaliyetlerinde "adli hata" dediğimiz hatalar sanıldığından daha çok görülebilmektedir.
Hemen aşağıdaki bildiride geçen bir hakimin anısı buna iyi bir örnektir. Buna göre "gerçek suçlu" beraat etmiş suçsuz olan ise idam edilmiştir. İdam, hata durumunda geri dönüşü olmayan bir yoldur. Bize göre "ıslah etmek" amaç olmalı, ıslah olmayanın ise toplumdan soyutlanması gerekmektedir. Cezalandırmayı bir intikam yolu gibi görmek ilkelliğe davet çıkartmaktır. İdamı savunanlara "o halde herkes kendi intikamını, kendi hakkını kendi alsın" demek gerekir. Çünkü idam bir intikam güdüsüdür, iki söylem arasında bir fark yoktur.
ABD'de DNA analizlerinin ortaya çıkmasından sonra dosyaları yeniden incelenen ve idam cezasına mahkum olanların 133'ünün suçsuz olduğu ortaya çıkmıştı. Bu hiç de az bir sayı değildi.
Hala dünyada ölüm cezasını uygulayan 59 ülke vardır. Dünyanın 3'te 2'sinden fazlasında ölüm cezası uygulanmamaktadır. 2008 yılında dünyada 2390 ölüm cezası infaz edildi ve 8864 insan hakkında ölüm cezasına hükmedildi. Ne dersiniz acaba bu insanların kaçı suçsuz(du)?
Adli hatanın olmadığı kusursuz bir yargılama yoktur. Cezaevinde tutuklu bir insan hata yapıldığı anlaşıldığında serbest bırakılabilir ama idam edilen insan bir daha geri getirilemez.
Bize göre idam çığlıkları yerine daha iyi bir adalet, daha iyi delillendirme, daha iyi infaz sistemi ve suçu, suçluyu yaratan sebepleri ortadan kaldırmak için çığlık atmak gerekir.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

"AĞIR" SORUMLULUK

Ceza hukukçuluğu karar makamında oturan hakimler için de iddia makamında oturan savcılar için de ve biz savunma makamındaki avukatlar için de pek çok çelişki, vicdan buhranları ve ağır sorumluluklar barındırır.
Hümanist ceza hukukunu ömrü boyunca savunan merhum Faruk Erem hocamızın "Bir Ceza Avukatının Anıları" adlı kitabından bir ağır ceza hakimiyle ilgili yaşanmış gerçek bir anıyı sizinle paylaşmak istiyorum:
Yılların nasıl geçtiğini o da pek anlayamamıştı. Adliyedeki hizmeti kırk
yılı aşmıştı. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından emekliliği gelmişti. Sabah
erken Adliyedeki odasında özel eşyalarını toplarken, masasının gözünde
sakladığı, üstüne küçük çakısıyla; bir, iki, üç, dört, beş diye çentikler
açtığı, beş kırık uçlu kalemi eline almış, uzun uzun düşünmüştü.Bu, beş kırık
uçlu kalem, verdiği ve katıldığı beş idam hükmünün anısıydı. Diğerleri için
diyeceği yoktu. Ama tek çentikli kalem (!).O olayda iki sanık vardı. Suçu
birbirlerine atıyorlardı. Suç ağırdı, suçlu olan asılacaktı. Deliller pek
karışıktı. Kıdemli üye sanığın, Başkan diğer sanığın, suçlu olduğuna inanmıştı.
O tarihte kıdemsiz üyeydi. Kimin oyuna katılırsa sanıklardan biri veya diğeri
asılacaktı. Bir türlü karar veremiyordu. Şöyle düşündü: Başkan daha
tecrübeliydi, daha doğru düşünürdü. Başkana katıldı. Sanığın biri beraat etti,
öbürü asıldı.Sonra kıdemi artmış, kendisi Ağır ceza Mahkemesi Başkanı olmuştu. O
zaman, şimdiki tecrübesi olsaydı böyle bir karara katılmayacağını çok iyi
biliyordu.O akşam arkadaşlarının verdikleri veda yemeğinde, arada bir dalıyor,
tek çentikli kalemin öyküsünü düşünüyordu. Ben de yemeğe davetli idim. Kendisi
yakın arkadaşımdı, ta liseden. Yemekten sonra beraber çıktık. Yolda hiç
konuşmadı. Üzüntüsünü emeklilikten sandım. Birkaç söz ettim. Hizmetlerini övdüm.
Cevap vermiyordu.Dostumu ikinci kez, hasta yatağında ziyaret ettim. Eski dosyayı
bulmuş, okumuş, uzun yolculuklar yapmış ve yıllar önce beraatını sağladığı
kişiyi bulmuş, doğruyu öğrenmek istemiş. Adam hakimi hemen tanımış. Söz arasında
‘’siz o işi benim yaptığımı biliyordunuz, değil mi?’’ diye gülümsemiş.Dostuma
ilk kriz hemen, oracıkta gelmiş, ikinci kriz onu hastaneye ziyaretimden üç gün
öncesiydi. Tek çentikli kalem olayını hastanede kısık sesle bana o zaman
anlattı. Anlatırken arada susuyordu. Takatsizdi.Birkaç gün sonra oğlu telefon
etti, beni istemiş. Hemen gittim. Yetişemedim, öleli pek az olmuştu. Son defa
görmek için odasına gittim. Tek çentikli kalem parmaklarının arasında idi.
Yavaşça aldım. Saklıyorum…

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

“HIZLI” CEZA DAVASI


5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra ceza yargılamasında “hız” uygulaması başladı. Buna göre iddianamenin kabulü müessesesi getirildi ve nasılsa kovuşturma öncesinde tüm deliller toplanmış olduğu için yargılamayı uzatmanın ne anlamı var ki, anlayışı benimsendi.
Adalet açısından esas olan savunmanın da iddianın da haklarını muhafaza ederek salt kanuni değil hukuki ilkelere de uygun bir şekilde yargılama yapmaktır.
Yargılamayı kitabına uydurup savunma haklarını, taleplerini sanığın delil toplama istemlerini “Dosya kapsamı itibariyle” reddederseniz ve “yangından mal kaçırır” gibi hızlıca, bir an evvel davayı bitirmeye çalışırsanız arada adaleti es geçmiş olursunuz.
Evet, artık ceza yargılamasında hızlı adalet sorunu vardır. Ve uygulamayı yaşayan bizler bu durumun vahametini görmekteyiz. Savunma talepleri gerekçesizce bir çırpıda reddedilmekte ve bütün bunlar “davayı çabuk bitirme” “dosyayı kapatma” “iş yükünü azaltma” saiklerinin gölgesi altında yapılmaktadır.
Yargı, aydınlık olmalıdır ve üzerine hiçbir gölge düşmemelidir.

Gecikmiş adalet adalet değildir” fakat “Hızlandırılmış adalet de adalet değildir

Çarşamba, Kasım 29, 2006

"Bırakın Avrupa'yı!"



Önemli bir adli bölgenin işlerine bakan bir adliyede, ağır ceza mahkemesi.
Avukat, savunma yapıyor. Genel arama kararının, yasaya ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına aykırılığından bahsediyor. Mahkeme başkanı, sertçe sözünü kesiyor: "Bırakın Avrupayı! Bize ne Avrupa'dan. Bunları Avrupa'ya gittiğinizde anlatırsınız." Avukat, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğunu hatırlatıyor, başkan yumuşuyor, "Efendim istiyorsanız zapta yazayım ama Avrupa'yı karıştırmayın" diyor. Avukat, içinden reddi hakim yapması gerektiğini biliyor ama tutuklu müvekkilinin fazlaca mağdur olmasına neden olacağını bildiği için vazgeçiyor.
Anayasamızın, 15,16,42,90 ve 92.maddeleri uluslararası örf ve adet kuralları ile uluslararası sözleşmelerin iç hukukta doğrudan uygulanmasını sağlayacak kuralları içermektedir. Bu kurallar doğrultusunda usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan anlaşmalar, o andan başlayarak, bir ulusal metin haline gelmiş olur. Dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmeye ilişkin yargı faaliyeti yürüten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye için bağlayıcıdır. En azından teorik olarak durum böyledir.

Yargı siyasallaşıyor, yargı sübjektifleşiyor.

Cuma, Haziran 16, 2006

"SAVUNMASIZ YARGI OLMAZ"

MESLEKTAŞIMIZ AV. AYDIN ŞAHİN, BEYOĞLU ADLİYESİ'NDE SAVUNMA GÖREVİNİ YAPTIĞI SIRADA SİLAHLI SALDIRI SONUCU ÖLDÜRÜLDÜ.

MESLEKTAŞIMIZI YİTİRMENİN ÜZÜNTÜSÜNÜ YAŞIYORUZ.
BU İLK DEĞİL
KOŞULLAR DEĞİŞMEDİKÇE
SON DA OLMAYACAK


BİR YILDA ONLARCA ARKADAŞIMIZA SİLAHLI SALDIRI DÜZENLENDİ

BU GİDİŞE SON VERMEK, MESLEKTAŞLARIMIZIN GÖREVLERİNİ YAPMALARINA ENGEL OLAN GÜVENLİK ZAAFİYETİNİ GİDERMEK VE SAVUNMAYA YÖNELİK SALDIRILARA TEPKİ GÖSTERMEK İÇİN TÜRKİYENİN HER YERİNDE OLDUĞU GİBİ İSTANBUL BAROSU ÜYESİ AVUKATLAR OLARAK DA DURUŞMALARA GİRMEDİK.

Çarşamba, Haziran 07, 2006

Ceza Avukatlarının "Zaman" Problemleri

Düşünün, bir ceza avukatısınız. Genellikle "tutuklu" dosyalara bakıyorsunuz. Aynı güne iki tutuklu dosyanız çakıştı. İki dosyanız da ayrı bir adliyede. (Örneğin biri Üsküdar, diğeri Beşiktaş). Birinin saati 9, diğerinin 10. Nasıl yetiştirecekseniz?
Normalde bir bekletme faksı çekersiniz mahkemelerden birine, diğer mahkemeye girersiniz çıkıp öbürüne yetişirsiniz (Trafik izin verirse). Zihninizde bunu kurgulamak kolay.
Ancak öyle basit değil. Mahkemeler genellikle saatinde duruşmaya başlamadığı için bazen 4-5 saat(Sabah 9:30 duruşmasını akşam 19:00'da aldı bir mahkeme geçen ay) sonra duruşmaya başlayabiliyor. Bazen de tam saatinde başlıyor. Siz avukat olarak mecburen tutanakta yazılı duruşma saatinde orada olmak zorundasınız (Ya saatinde alırsa endişesiyle).
Bu durumu izah etmekte dahi zorlanıyor insan. Zamanın göreceli olduğunu anlamak isteyen buyursun mahkemelere gelsin. Zira bazı mahkemeler bu, gün ve saat belirleme işinde özensiz davranıyor. Örneğin fiilen saat 14:00'de başlayacağı belli olan (O günkü iş yoğunluğu ve dosyaların durumundan bunu anlamak mümkün) duruşmaya saat 9:30 yazılıyor. Bu nedenle avukat 9:30'dan 14:00'e kadar mahkeme kapısında ağaç oluyor. Tüm işleri aksıyor. Bütün günü ölüyor.
Özetle zaman yönetimi mi? O da ne?

Cuma, Mart 17, 2006

Halk Kılavuzu

Türkiye, prosedürler ülkesi. Üstelik bürokrasinin de ayrı bir şekil verdiği prosedürler makamdan makama, kişiden kişiye, semtten semte değişebiliyor. Bu prosedürlerin bir kısmını en azından İstanbul Valiliği web sitesinden öğrenmek mümkün. Bu vesileyle en azından altı oktan biri olan "Halkçılığın" sanal ortamda yaşadığını görmek hoş. İşte size tam tekmil halk kılavuzu.